Bu şehrin üzerinde bir kasvet var sanki.
Birileri beddua mı etmiş anlayamadım ama dualarla Mevla’ya emanet edilen bir şehir görüntüsüne hiç ama hiç yaklaşamadık der gibiyim.
Atılan adımların yorgunluğu bıkkınlık halini almaya başlamadan evveli ayağa mı kalksak diyeceğim ama o gücü kendimde de bulamıyorum ki! Başkalarına nasıl ifade edeyim?
Hovarda geçen bir ömrün, son demlerinde pişmanlık yaşayan bir mirasyedi hüznü çökmüş üzerime.
Kalk desem kalkmaz, git desem beni bırakmaz.
Sevdim desem ben yalan olurum, sevildim desem başta kadim şehrim ve o söyleyenler…
Bir bir kapanırken umut dükkânlarının paslı kepenkleri, tozlu raflarda saklı kalan yarınlarımız mıdır? Diye merak edip bakmamak, yakışır mı şimdi.
Kime nasıl anlatacağız, şatafatlı kelimelerin perde arkasında gizli kalan “bir varmış-bir yokmuş” masallarının yarına kalan ninni tadını.
O hiç gelmeyen yarının çeyiz sandığı mahremiyetinde olan umutlarını.
Bu şehir kaç masal dinledi, kaç masal yuttu.
Ezberindedir şimdilerde, çoğusuna hatim indirir eskiler. Yıkılanlar tarihi değil denilse de aslında bir tarihin ta kendisiydi ya neyse.
Unuttuk gitti say.
Belki başka bahara Erzurum, belki başka mevsim gelir hızlısı bize yaramayan, umudun kara treni.
Ya da ne bileyim kalkınma trendinin son versiyonu olan stratejik olma özlemlerin…
Hey gidi hey;
Bir yanın bahar bahçe, bir yanın yaprak döker farkındayım.
Boş verelim tüm bunları da gelin hep beraber fal açalım hayali papatyalarımızla.
Kalkınacak, kalkınmayacak, kalkınacak, kalkınmayacak diye!